nocturne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nocturne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2023 Pazartesi

 

BOŞLUK

“Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar.”

Friedrich Nietzsche

Güneş batmak üzereydi. Havada hafif bir serinlik vardı. Kimsenin olmadığı sakin bir yer aradım. Az ileride boş bir bank vardı. Oraya doğru yürüdüm. Bank boşluğa bakıyordu. Tam da yapmak istediğim şey diye düşündüm, sadece boşluğu izlemek. Banka oturup hiçbir şey yapmadan, gözlerimi bile kırpmadan boşluğu izlemeye başladım. Bir süre sonra zihnimdeki tüm düşünceler boşluğun içine kayıp gitti sanki. Ne kadar süredir boşluğu izlediğimi bile unutmaya başladım. Hava aydınlanıyor mu yoksa kararıyor mu algılamamaya başladım. O kadar uzun süre baktım ki boşluğa ismimi bile unutacak kadar derinine daldım boşluğun. Sonra bir ara yine yüzeye çıkıp etrafın farkına varmaya başlayınca bir şeyi fark ettim, boşluğun da beni izlediğini. Önce çok garip geldi bu his. Nasıl olabilirdi ki? Ne ile izleyebilirdi boşluk beni? Sonra etrafıma baktım bunu gören birileri var mı diye, ama kimse yoktu. Sadece ben vardım boşluğun karşısında. Çok garip bir şekilde boşluk da gözlerini dikmiş beni izliyordu. Ama nasıl? Nasılı çabuk geçtim. Çünkü biraz da korkunç bir histi bu. Kafamı çevirdim. Bakmamaya çalıştım. Ama beni izlemeye devam ettiğinin farkındaydım. Ayağa kalktım boşluktan tarafa bakmadan yürümeye başladım. Arkamdan beni takip ettiğini hissedebiliyordum. Yavaşça geriye bakınca yine boşlukla göz göze geldik. Adımlarımı hızlandırdım. O da aynı mesafeyi koruyarak hızlandı. Durdum, o da durdu. Geriye dönüp daha sert bakmayı denedim. Belki korkuturum diye düşündüm boşluğu. O aynı mimikle bakmayı sürdürdü. Ne hissettiğini anlayamıyordum. El, kol işareti yaptım git demek için. Hiç umursamadı sanki. Belki de o da elini salladı ama boşluktan anlaşılmıyordu. Git buradan dedim, sesim boşlukta dağıldı. Üstüne yürüdüm, o da benden gözünü kaçırmadan aramızdaki mesafeyi koruyarak geri gitti. Arkamı döndüm hızla eve doğru yürüdüm. Apartmanda arkamda yine bir boşluk hissi ile eve çıktım. Kapıyı açtım hızla ve hemen arkamdan kapattım. Kapıya yaslanınca boşluğun apartmanda kaldığını hissettim bir an. İlk adımımla arkamda belirdi yine boşluk. Evin içinde, odanın köşesinde, tavanın bir yerinde, tuvalette bile bir boşluk vardı ve beni izliyordu. Her yere eşyalar koymaya başladım zamanla. Hiçbir yeri boş bırakmamaya çalıştım. Duvarları, dolapların içlerini bile doldurdum. Ama beni izleyen boşluğun varlığından bir türlü kurtulamadım. Arabada, işte, tuvalette, rüyalarımda bile benimleydi boşluk. Belki içine düşmüştüm o gün boşluğun. Belki de o benim içime düştü. O kadar derin bakmamalıydım belki de. Ya da o hep vardı, ben onu fark etmemeliydim. Boşlukla yaşamaya alıştım. Ben hep anlattım, o da izledi. Ben güldüm, o izledi. Ağladım kimi zaman o yine hiçbir şey yapmadan izledi. Bence zamanla, o ne kadar belli etmese de sevmeye başladık birbirimizi. O da bana alıştı bence. Herkeste var mıydı bu boşluktan? Yoksa sadece o vardı ve o da herkesin boşluğu muydu? Yoksa sadece bana mı aitti ve sadece bende mi vardı? Galiba bu sorularıma hiçbir zaman cevap vermeyecek boşluk. Neyse zaten önemli olan bu soruların cevabı değildi. Hiçbir şey önemli değil aslında. Her şey kocaman bir boşluktu.


Share:

21 Mayıs 2019 Salı

ZAMANSIZ

       



       Son dakika haberlerine çıkan yetkili olduğu düşünülen siyah takım elbiseli bir grup insandan bir tanesi açıklama yapıyordu. İlerlemekte olan zamandan, kaza olduğunu düşündüğümüz bir nedenden dolayı düşen şahsı arama ve kurtarma çalışmaları halen sürmektedir. Düştüğü zaman dilimini 48 saat gibi küçük bir alana kadar indirgedik. Gerekirse ekiplerimiz hiç uyumadan bu 48 saati saniye saniye tarayıp, nerede bir açık olduğunu bulacaklar. Belki bu açıklığa düşen başka vatandaşlarımız da olmuş olabilir. Tabi bunların hepsi şu an için varsayım. Halkımız bilmelidir ki tedirgin olunacak bir durum yok. Biz konuya tamamen hakimiz ama şu an için halka bildiklerimizi açıklamamız olayın selameti açısından uygun değildir. Arkadaşlarımız ellerinden geleni yapıyor. Halkımızı sakin ve sağduyulu olmaya davet ediyorum
       
       Bu açıklamadan yaklaşık olarak bir ay önce, bir sabah iki saniyenin arasına düşmüştü. Ne geçmişteydi ne de gelecekte. Şu anda da değildi aslında. Bulunduğu yeri anlatabilecek bir zaman yoktu henüz. Zamandan düşmeyi başaran ilk insandı. Şimdiye kadar zamanın düşülebilen bir şey olduğu bilinmiyordu. Sonuçta bir boyuttu o da. Mantıken düşülebilmesi gerekiyordu ve düşüldü. On binlerce yıldır milyarlarca insanın başaramadığı bu sakarlığı, o hiç zorlanmadan başarmıştı. Hiç bir çaba harcamadan, kendiliğinden kolaylıkla olan zamanda ilerleme eylemini bile becerememişti. 

       Sabah saati ilk olarak 7.30da çalmıştı. O da erteleye erteleye 8.00'a kadar gelmişti. Son ertelemesinde bir daha uyuyakalmayacağından o kadar emindi ki saatin alarmını tekrar kurmadan yatakta gözünü kapattı ve kendiliğinden uyandığında saat 08.22'ydi. O da yine geç kaldığını fark edip büyük bir panikle yataktan fırladığında zaman 08.22nin 32. saniyesindeydi. Fakat bu fırlama şimdiye kadar hiç bir insanın başına gelmeyen bir dengesizlikte olmalıydı ki 08.22'nin 33. saniyesine ulaşamadan zamandan düştü. Fiziksel bir düşme olmadığı için ne olduğunu önce anlayamadı. Bir süre sonra da zaten işe geç kaldım diyerek anlamaya da çalışmadı. Zamansızlık çok garip bi'şeydi. Bulunduğu yer yine eviydi sanki. Ya da değildi. Eşyalar aynı anda ya da sırayla bir çok yerdeydi. Aynı eşya aynı anda hem çok yeni hem de çok eskiydi. Mesela tutunmaya çalıştığı yatağın köşesi aynı anda hem yanında hem de karşısındaydı. Aynı yatağın köşesi ara ara da başka yerlerdeydi. Hepsi de farklı yıpranmışlık ve renk tonundaydı. Zaten tutunmayı düşünüp elini hareket ettirmeye çalıştığında eli zaten gidip gelmiş bir daha gidiyor ve aynı anda hem de gelmiş oluyordu. Eli sürekli değişiyordu. Bir bebeğin eli ya da yaşlı buruş buruş bir el de olabiliyordu. 

       Bu durumunu ilk fark eden evine iki gün sonra gelen temizlikçi kadın oldu. Islık çala çala salondan çalışmaya başlamıştı. Bir kaç saat sonra yatak odasına gelince yerde yatan bazen bir bebek bazen bir yaşlı adam bazen de kim olduğunu tanıdığı evin sahibi görünümlü tuhaf şeyi görünce “abovv” diye bağırarak süpürgenin sapıyla onu dürtmeye çalıştı ama başaramadı. O da bi'şeyin ona yaklaştığını anlayınca konuşmak istedi. İlk ne söylemek isteyeceğini düşünürken ağzından “BAaanaedIiiInnNN” gibi aynı anda tüm sözcüklerin üst üste bindiği bir kaç farklı ses tonunun aynı anda çıktığı garip bir şey çıktı. Temizlikçi kadın daha da korkup bağırarak kaçtı. İlk olarak itfaiye, polis, ambulans geldi. Durum anlaşılamayınca sırayla bürokrasi basamakları tırmanılarak daha yetkili olduğu gelişlerinden belli olan insanlar geldi. Hiç birisi bu duruma bir anlam veremedi. Basın içeri alınmıyordu ama basına görüntüler sızmıştı. Bu görüntülerden de bi'şey anlaşılamıyordu. Ortada bir renk kusmuğu var gibiydi. Sonra din insanları çağrıldı. Önce “üç harfli” denildi. Sonra ”yok yok yeni bunlar beş harfli” diyenler oldu. Bu renk kusmuğuna dualar okundu, kurşunlar döküldü, muskalar yazıldı ama bir faydası olmadı. En son renk kusmuğunun imansız olduğu için bir fayda görmediğine kanaat getirilerek olay dini açıdan kapatıldı. Birileri tarafından günler sonra bilim insanlarına haber vermenin mantıklı olacağı düşünüldü. Bir sürü bilim insanı geldi. Yurt dışından ve yurt içinden onlarcası geldi. Bu renk kusmuğuna değişik dalga boylarında ışıklar gönderildi, sesler gönderildi, değişik zaman ölçerlerle deneyler yapıldı. Bunun bir zamandan düşme olabileceği söylendi ama neden ve nasıl olduğu bulunamadı. Bunlar anlaşılamayınca kurtarmak için de haliyle bir şey yapılamadı. Bu esnada ülkede komplo teorileri üretildi. Bu renk kusmuğunun amerikan deneyi olduğu söylendi. Gelecekten haber vermek isteyen bir vatansever olduğu söylendi. Hatta bir gece eve zorla girip bu renk kusmuğuna ateş etmek isteyen bazı gruplar bile oldu. Internet üzerinden renk kusmuğuna kutsal gözüyle bakan radikal gruplar bile örgütlendi. Renk kusmuğunu dış güçlerin oyunu olarak gören milliyetçi gruplar ile onu gelecekten gelen bir vatansever olarak gören milliyetçi gruplar arasında çatışmalar bile yaşandı. Bu durum bazı kesimlerin mizah aracı da oldu. “ bu zamansız gidişi bizi çok üzdü” “zamanını boşa harcadı” “zaman zaman aklımıza geliyor” “zamanı olsa da gelse epeydir göremedik” gibi bir çok espri ortalıkta dolaşmaya başladı. Bu olayı anlatan en iyi karikatür yarışmaları yapıldı. Renk kusmuğu hakkında skeçler yazıldı. Reklam malzemesi olarak da kullanıldı. ”X marka saatleri kullanın, zamansız kalmayın” gibi reklam cümleleri yazıldı. Dünyaca ünlü bir saat markası, kurtulması halinde ona en pahalı saatlerinden hediye etme sözü verdi. Siyasiler seçim zamanlarında kusmuğu ziyaret edip, meydanlarda halka onunla konuştuklarını ve onun ülke geleceğinin kendilerine oy vermelerine bağlı olduğunu söylediğini bile söylediler. 

       Bunlar yaşanırken aylar geçti. O renk kusmuğu soluklaştı ve yok oldu. Zamandan düştüğü gibi ülkenin gündeminden de düştü. O, ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildi tabi ki. Şu anki durumunun yıllardır yaşadığı hayattan çok da farklı olmadığını fark edip, çabalamaktan vazgeçeli çok olmuştu. Her gün yaptığı gibi hareketsiz yatıp gözlerini kapattı ve bekledi. Ne kadar beklediğinin farkına varamayınca, beklemek de beklemek değildi aslında bir nevi yola devam etmekti. O da yoluna devam etti. Unutulmaktı belki de zamandan düşmek. Unutulan anılar ya da olaylar da aslında zamandan düşüyordu. Onun zamandan düşüşü çok zamansız olmuştu sadece. Şimdi nerede olduğunu o da bilmiyor. Belki de bir toplumun hafıza çöplüğünde yüzüyor. 
Share:

18 Şubat 2017 Cumartesi

LOGOMUZUN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ


     Yıl F.Ö. (Freddie Mercury’den önce) 13-15bin arası. Havada Ankara ayazı hakim. Kömür isinden göz gözü görmüyor. Homosapien denilen ırktan kaçan hyposapiens aşiretine mensup bir grup, köy meydanındaki ulu bir çınarın köküne saklanır. Köklerin arasından gelen ay ışığını izleyerek ayları ve yılları bulan ama gün konusunda pek anlaşamayan hyposapiensler karınlarını da çınarın köküne ayağı takılan bizonların kuyruğunu yiyerek doyururlar.(bu yaşam şeklinde hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.) Binyıllar binyılları kovalar, köy şehir olur, büyükşehir olur, kimse hyposapienslere homosapienlerin evrildiğini söylemez. Bunu öğrendikleri zaman da çok geride kaldıklarını düşünen hyposapiensler, az zamanda çok ve büyük evrilmek için gece gündüz çalışırlar ve kuşaklar boyu onlar için ulaşılmaz olan Ay’a bir an önce çıkmak için çabalarlar. işte yerkürenin kutuplardan basık, ekvatordan şişkince oluşu, ekseninde az buçuk kayık oluşu ve hatta hyposapiens logosunun hikayesi de buradan gelmektedir sevgili okurlar.
Share:

25 Nisan 2014 Cuma

DİSTOPYA

DİSTOPYA

“Geceyi aç geçirip sabahına kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim”.
Ebu Zerr

     


     Geceleri kulağımı odamın zeminine dayayıp, saatlerce yaşlı apartmanın barsaklarından geçen insan parçalarını dinliyorum. İnsanlar bir mum gibi yavaş yavaş eriyerek yaklaşıyorlar ölüme. Her gece bedenlerinin bir parçasını daha kaybediyorlar. Dökülen parçaların üstüne sifonu çekip biraz daha eksilen varlıklarının hüznüyle uykuya dalıyorlar. Yaşlı apartman da her gece bu parçaları sessizce sindiriyor yaşlı barsaklarında. İnsanlar sabah uyanınca kaybettikleri parçanın hüznü de kayboluyor. Uykularında unutuyorlar her şeyi. Böylece bütün günü geçirebilmelerini sağlayan gücü de kendilerinde bulabiliyorlar. En çok kullanılan parçaları dökülüyor öncelikle insanların ve hayatlarını devam ettiremeyecek duruma gelene kadar bu sürüyor. Kiminin elleri, kiminin bacakları, kiminin beyni, kiminin de cinsel organı önce dökülüyor. Tabi zamansız düşen bazı parçalar diğerlerini de işlevsiz kılabiliyor kimi zaman. Mesela alt katımda oturan emekli bankacı Ekrem Bey senelerce hep beynini kullanmış olmasının bedelini haftalarca tuvalete hapsolarak ödedi. Bir gece tuvalete girdiğinde ön beyni düşmüş ve Ekrem Bey daha ne olduğunu anlayamadan nasıl çıkacağını ve ne yapması gerektiğini düşünemeyerek haftalarca tuvalette kapalı kalmış. Çocukları onu bulduğunda açlıktan bir çok parçası da dökülmüş bir vaziyetteymiş. İnsanların çok kullandıkları organlarını zamansız kaybetmelerinin çaresinin bulunduğu söylenerek değişik aletler pazarlandı dolandırıcılar tarafından senelerce. Mesela bu aletlerden bir tanesi ayak serçe parmağına takılıyor ve siz uykudayken bile onu sürekli çalıştırıyor, böylece en çok kullanılan organınız o oluyor ve zamansız bir el kaybını ya da beyin kaybını önlemiş oluyordunuz. Ama uzun vadede bunun o çalıştırılan organın zamansız kaybı dışında bir işe yaramadığı gösterildi. Bir
çok yapıştırıcı da piyasaya sürüldü çare olduğu söylenerek. En çok kullanılan organınızı ona batırdığımızda düşmesinin engellenip, bir süre daha o organımızı kullanılabileceğimiz ileri sürüldü ama o da işe yaramadı. Düşmesi gereken organ düşmüyordu ama yerinde çürüyüp kokmaya başlıyor ve en sonunda ufalanıp dökülüyordu. Bazı kendini insanlığa adamış ve ömrünün son zamanlarını bir bitki gibi geçirmek zorunda kalan bilim insanları dışında bilim alanında ilerlemeler neredeyse duracak düzeye geldi. Kimse beynini kullanmak istemedi. Hal böyle olunca da bu duruma yeni çareler aranmadı. Bir çok yeni hastalık ismi bulunduktan sonra tıp alanı da kapatıldı. Çünkü kural netti ve çare yoktu. Çok kullanılan organ düşerdi, bu kadar basit. Bulunan yeni hastalık isimlerinden bazıları; “futbolcu hastalığı” yani “bacak kaybı”, “politikacı hastalığı” yani “dil ve mide kaybı”, “zengin hastalığı” yani “kıç kaybı” gibi. Bu kayıplar haliyle insanların kişiliği, sosyal statüsü, saplantıları hakkında bilgi vermeye başladı. Bu konuda felsefe ve sosyoloji dalları kuruldu ama kurucular dışında kimse beynini bunlarla kaybetmek istemedi ve üzerine fazla düşünülmedi. Çalışmak zorunda olan alt tabaka insanlar hızla dökülüp yok olurken üst tabaka insanlar sadece kıç kaybıyla yaşamlarına devam etti.
Ben geceleri uyumuyorum ve böylece sabah hüznümden kurtulup, hiç bir şey olmamış gibi başlamıyorum yeni güne. Çarenin bu şekilde bulunacağını düşünüyorum. Apartmanın yaşlı barsak duvarlarına çarpan organların seslerini dinliyorum sabaha kadar. Kullanarak kaybedecek olduğum her parçamın farkında olarak başlıyorum her güne. Belki çok dinlemekten kulağımı ya da düşünmekten beynimi kaybedebilirim. Belki de kaybetmeden önce çareyi bulup, başkalarını da uyandırabilirim.

Share:

19 Aralık 2013 Perşembe

Ankara Sıkıntısı




  Ağzımdan çıkan buharı izleyerek ellerim ceplerimde yürüyorum. Cebimde elimle hissettiğim yıpranmış kağıt paranın kaç para olduğunu düşünüyorum. Eğer 10tl çıkarsa bundan sonra hayatım düzene girecek, diye geçiriyorum içinden. Bakıyorum ve 10tl olduğunu görünce bir şov programında beni izleyen binlerce insan varmış gibi kendimi zorlayarak yapmacık bir şekilde seviniyorum. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorum. Böyle saçma oyunlar oynuyorum kendi kendimle çoğu zaman. Cebimden çıkan paranın kaç para olduğunu bilip bilmememin hayatım için en ufak bir anlamı olduğuna, keşke az da olsa inandırabilsem kendimi. Önden yürüyen iki gencin ayaklarını izliyorum bir süre. Sanki bir an adımları yavaşlıyor, ayak tabanlarının donmuş asfalta dokunuşlarında, araya sıkışan zamanı görüyorum. Ezilip geçilen anlamsız küçük zaman kırıntılarını. Sonra karşımdan gelen kadın ben bunun hayretini yaşarken garip garip yüzüme bakıp benden uzaklaşıyor. Bir an peşinden gidip onu durdurmak ve çığlık atmasına fırsat vermeden az önce yüzümün neden öyle olduğunu anlatmak geçiyor içimden. Sonra beni anladığını ve kendisinin de daha önce aynı yolda aynı şeyleri gördüğünü söylemesini, yalnız olmadığımızı öğrenince rahatlamış olarak yollarımıza devam ettiğimizi hayal ediyorum. Belki de yollarımıza devam etmez, bi'yerde kahve içeriz beraber. Saatlerce anlatırız birbirimize, aslında deli olduğumuzu düşünerek kimseye anlatamadığımız, normal sanılana göre anormal olan huylarımızı. Ben bunları düşünürken kadın benden daha da uzaklaşarak yoluna devam ediyor. Apartmanın önüne bırakılan donmuş bir kap suyu yalarken buza dili yapışan kediyi görüyorum. Suyu bırakanın zaten bunun olmasını istediğinden neredeyse emin olarak etraftaki binalardan izleyen olup olmadığına bakıyorum. Belki benim gibi çok sıkılan birisi, sırf hayatında iyi ya da kötü ufak bir değişiklik için yapmıştır bunu diye düşünüyorum. Onunla göz göze gelip, o kendisini kınamamı beklerken, onu anladığımı gösteren bir bakışla, onu selamlamak istiyorum ama kimseyi göremiyorum. Ben etrafa bakınırken kedi dilini kurtarıp kaçıyor. Apartmandan çıkarken alt komşunun opera sanatçısı banyo musluğunu, hepsi birbirine benzeyen parçalarından birisini seslendiriken yakalıyorum. Ne zaman kapısını çalıp dilini bilmediğim bu parçalar için musluğunun sanatçı kişiliğine hakaret etsem, yüzüme hep aynı anlamsız ifadeyle bakıp, musluğu yarın tamir ettireceğini söyleyerek kapıyı bir an önce kapatmak için uğraşan orta yaşlı, bira göbekli, beyaz atletli adamı düşününce daha da sinir olup o katı hızla geçiyorum. Evin havasızlık kokan havası karşılıyor beni kapıda. Perdeleri sımsıkı çekili evime girip hızla kapımı kapatıyorum. Sanki birisi ansızın ziyertime gelecekmiş gibi evi hiç dağıtmadan kullanıyorum. Akşam olunca ışıkları kapatıp perdeden sessizce sokağı gözetliyorum. Karşıdaki evlerin açık pencerelerinden içeri sızmaya çalışıyorum. Sohbet ettiğim zamanlar bile oluyor, sigara içmek için pencereye çıkan tanımadığım insanlarla. Mesela bunlardan en çok muhabbetimiz olanı karşı binanın üçüncü katında oturan ileri yaşlı albay emeklisi ekrem bey. Onunla hep aynı zamanlarda sigaraya çıkıyoruz. Daha doğrusu o hep aynı zamanlarda pencereye çıkıp sigarasını yakıyor ben de perdenin arkasında sabırsızlıkla onu bekliyorum. O pek konuşmayı sevmiyor aslında, ben ona uzun uzun dünden farkı olmayan günümü anlatıyorum içimden. O sessizce etrafı izleyip, hızla sigarasını içiyor ve sarı ışıklı salonuna dönüyor, ben de karanlık ve soğuk mağarama. Apartmanda benim katımda bir ses duyunca hemen üstüme çeki düzen veriyorum. Aslında beklediğim ya da gelmesini umduğum hiç kimse yok. Burada yaşadığımı bilen arkadaşım ya da tanıdığım da yok. Olur da yanlışlıkla birisi kapımı çalarsa karşısına şık çıkmak için aslında bütüm çabam. Ayda yılda bir, birisiyle buluşacak olduğum zaman saatler öncesinden hazırlanmaya başıyorum. En az yarım saat önce de buluşacağımız yerde oluyorum. Günümün neredeyse tamamını dolduran bir aktivite oluyor bu bir iki saatlik görüşme. Bütün akşam konuşmalarımızı tekrar tekrar düşünüyorum. Söylediğim bir çok şeyden memnun olmuyorum. Hatta üzerine düşündükçe pişman bile oluyorum. “ben sütlü kahve alayım” gibi basit şeyler oluyor bu pişmanlık boyutuna erişen cümleler çoğu zaman. Akşamlarımı genellikle saatlerce salondaki kitapları izleyerek geçiriyorum. İçlerinde yazanları ya da benim için anlamlarını düşünmüyorum, sadece görüntüleriyle ilgileniyorum. Çok izleyince görüntüleri de keyif vermemeye başlıyor ve tekrar tekrar diziyorum hepsini. Önce yazarlarına göre, sonra alfabetik isimlerine göre, bazen de renklerine göre. Yine beğenmiyorum ama sonunda yoruluyorum ve vazgeçiyorum. Sıkıntıdan her zaman olduğu gibi yine kaçıyorum. Mağaramın en derinlerine, en karanlık kuytularına kaçıyorum. Bana sıkıntı yaratacak hiçbir şey kalmayana kadar kaçıyorum. Kendimle bile baş başa kalamayacak yere kadar kaçıyorum. Uykum olsa da olmasa da saat onbirde yatağa giriyorum. Elime bir kitap alıp okumaya çalışıyorum. Her seferinde birkaç sayfa okuduktan sonra düşüncelere dalıp kitabı bırakıyorum. Bunalıyorum, zevk alıyorum, çoğu zaman da utanıyorum düşündüklerimden. Gün ağarana kadar düşünüyorum. Sonra uyuyakalıyorum. Ertesi gün öğlene doğru uyanıyorum. Aynı tavayı lavabodan alıp, sudan geçirdikten sonra yine aynı sayıda yumurtayı tavanın aynı yerine kırıp, aynı bayatlıktaki ekmekle yiyip, tavayı yine lavabonun aynı yerine bırakıyorum. Sonra işim varmış gibi sokağa çıkıp, aynı yollardan bir yere yetişiyormuş gibi hızlı hızlı yürüyorum. İnsanları izliyorum. Onlarla göz göze gelip benim hakkımda ne düşündüklerini gözlerinde görmeye çalışıyorum. Markete uğrayıp yumurta aldıktan sonra eve dönüyorum. Akşam yumurtasını kırıyorum aynı tavaya. Sonra akşam sigarası için albayı bekliyorum.


Share:

20 Kasım 2013 Çarşamba

Varoluş Antolojisi 1

Boşluk....

Gidecek yeri olmayanlar için, olduğu yer ile gitmek istediği yer arasındaki en anlamsız mesafedir. Salonun en alakasız köşesine konulmuş, pek de sağlam gözükmeyen bir sandalyeye oturmuştu. Sağ elinin iki parmağının arasına sıkıştırdığı sigarasından incecik ve dümdüz bir duman tavana kadar yükseliyordu. Sigarasının ucunda biriken küle bakınca, uzunca bir süredir sigaradan hiç nefes almadığı belliydi.

 Hiçlik...

 Herhangi birşey yapmak için en ufak bir amacı dahi olmayan insanların, parmaklarını bile kıpırdatacak gücü bulamayana kadar içine hapsoldukları zaman dilimidir. Sigaranın külü kendiliğinden halıya düştü ve sigara söndü. Elindeki izmariti tutmaya devam etti. Bir hareket düşünmek isteyen ama onu dahi düşünemeyen bir hali vardı. Bitkisel hayattan daha cansız bir halde beklemeyi sürdürdü.

 Sevişme mesafesindeki tenlerle bile arana sığabilir kocaman bir boşluk. Yada en hayati saniyelerin bile arasına sığabilir kocaman bir hiçlik. Herhangi bir şehirde, herhangi bir salonda, herhangi bir sandalyenin üzerinde, herhangi bir insanın hayatındaki boşluk ve yaşadığı hiçlikti bu.

 Geçmedi...
Share:

3 Kasım 2013 Pazar

YAPIŞKAN SAATLER



Bir yerinde takıldın mı debelendikçe daha da dolanan ve dolandıkça da ilerlemesi imkansızlaşan, iki tarafı yapışkan karmakarışık bir bant yığının arasından yavaşça geçip gitmeye çalışmak gibi zamanda ilerlemek. Düşüncelerimin ağırlığıyla gittikçe içe çöken dev bir kara deliğe dönüşüyor üzerine bastığım dakikalar. Bugünü yutmuş, gelecek ve geçmişi de içine almaya çalışıyor. Sonsuz zaman düzleminde geniş bir çukur oluşturuyorum ve diğer bütün insanların geçiremediği sabırsız zamanları çukuruma toplanıyor. Durmaktan daha da yavaş ilerliyor... Hemen kıyıya en yakın dalgayı yakalıyor bakışlarım, o dalga kıyıda köpürene kadar onlarca sigara içmenin garip tadı doluyor ağzıma. A şehrinden B şehrine saatte bilmem kaç km hızla ilerleyen hiçbir araç B şehrine ulaşamıyor. Saate bakmak işe yaramıyor artık ve ben de perdenin duvardaki gölgesini işaretliyorum kurşun kalemin kırık ucuyla. Aynı yerinde duruyor gölge, bilemediğim epeyce bir süredir. Zamanın tenha bir yerinde, ilerlemeye çalıştıkça daha da saplanıyorum.
Share:

4 Eylül 2013 Çarşamba

PSYCHEDELIC BULUŞMALAR

PSYCHEDELIC BULUŞMALAR


Loş ışıkla aydınlanan salonun bana uzak ve karanlık köşesinde derin nefes alınmış bir sigara parıltısını gördüm önce, sonra tütünün çıtır çıtır yanma sesi duyuldu. Evde yalnızdım aslında ama niyeyse garipsemedim bu sigara içen insanı. Bir süre konuşmadık o sigarasından derin nefesler almaya devam etti, ben de onu izleyerek kokusu gelen sigaranın alevinde yüzünü görmeye çalıştım. Sigara kokusu hep babamı hatırlatırdı bana, belki de ondandır bu insandan korkamayışım. Akşam sigarasını balkonda içtiten sonra gevşemiş halde televizyonun olduğu odaya gelirdi babam. Pijamasına sinen sigara kokusunu ve dışarının is kokan soğuğunu hissederek ona sarılmayı çok severdim hep. Ben bunları düşünerek onu izlerken “biliyorum” dedi. Birden irkildim. gerçeğe dönüp olayın garipliğinin farkına vardım tekrar. Cevap veremedim, bekledim bir süre. “neyi” diyebildim sonra. “herşeyi biliyorum” dedi.

"Bazen nefessiz kalırsın. Çaresizliğinin duvarlarıyla kuşatır seni karanlık. Gücünü emer. Bir köşeye sığınıp olacak olanın merhametine bırakmak istersin kendini. Ama o seni bırakmaz. Üzerine gelir duvarlar. Gözlerini sımsıkı kapatıp açınca geçeceğini düşündüğün kabuslardan sanarsın ama gözünü açtığında daha da köşeye sıkıştığını görüp, gerçekle arana koyduğun ince et perdesine sığınırsın tekrar. Uyumak istersin, rüyalarında ararsın kurtuluşu. Uyuyamazsın. Döndükçe yatakta karanlığın bataklığına daha da saplanırsın. Uyuyabilirsen eğer gecenin bir vakti, kısa süre bile olsa önceleri kurtulursun bu tutsaklıktan. Daha sonra rüyalarını da ele geçirir, kaçacak delik bulamazsın. Fazla sarhoş olduğun bir gecede yatağına uzanıp gözünü kapattığında da başının dönmesi gibi gidecek yerin kalmamıştır artık. İçinin karanlığı duvarına yansımış insanlardansan eğer...

sustu... bekledim heyecanla ağzından çıkacak bir kelimeye daha ihtiyacım vardı sanki.

“evet” dedim, “ne yapmalıyım”. Etrafımdaki duvarları görünür kılmıştı sözcükleri. Hissettiğim tutsaklığın somutlaşmasıydı bu. Karanlığımı tarif etti, aydınlığa çıkan yolu anlatacakken sususverdi. “Evet” dedim yine karanlık köşeye doğru “ne yapmalıyım”. Ses gelmedi. Parlayan sigara sönmüştü. Sigarasını bitirip gitmişti sanki. Kalktım, az önce sigara içtiği köşeye doğru yürüdüm. Sallanan koltuk ve kül tablasına atılmış bir sigara izmariti vardı. Sigarayı elledim, soğuktu. Sönmüş yıldızlar kadar soğuktu ve onların bir çoğunu hala gördüğümüz gibi, o da zamanın bir yerinden görünmüştü belki de.
Share:

1 Ağustos 2013 Perşembe

"Neden?"

      

      Edebi bir söz söylediğini düşünmenin verdiği yalancı bir özgüven için yada derin bir anlamı varmış gibi görünen boş laflar etmenin sağladığı geçici bir bilgelik duygusu için söylenmemiş, yalın bir sözcüktü bu, “Neden”.

      Kendi kendine sorduğu ilk soru değildi bu ama hiçbir sorunun cevabı bu kadar derinden etkilememişti onu. Çünkü çok net olan bu cevap, kaçamak belkiler bırakmamıştı sığınması için. Aslında yok olduğunu, ilk kez farkedişiydi bu. Yeryüzündeki herhangi bir insanın, aslında hiç var olmadığını, ilk kez farkedişiydi belki de bu. O denli büyük düşünmemişti bu durumun ciddiyetini ama kendi dünyası için bu denli ciddi oluşunun da bir anlamı olmayacaktı aslında. Her zaman yaptığı gibi işten çıkmış ve evine doğru aynı yollardan, kulaklığından bıkımadan senelerdir dinlediği aynı şarkıları dinleyerek yürüyordu. Sokak lambaları yeni yanmış, karanlıkla aydınlık arasındaki arafta, kızıl bir gökyüzü vardı. Yazın serin günlerinden biriydi ve o yine, iş yerindeki arkadaşlarıyla tüm gün olan konuşmalarını ve yarına yapacağı işleri düşünerek yürümekteydi. Sürekli kendi içinden değişik cevaplar verirdi, olup bitmiş tartışmalara ve içini böyle rahatlatmaya çalışırdı. İşe de yarıyordu bu garip ritüel. Hiçbir zaman olay anında verdiği cevaplar tatmin edici gelmemişti kendisine. Hep içine attığı kısım, söylediğinden fazla oluyordu. O da içinde birikeni böyle boşaltıyordu. Komşular rahatsız olmasın diye televizyonun sesini hep kendi duyabileceği minimum sese ayarlardı. Asla arkadaşlarınınki gibi bilmem kaç artı bir ses sistemi olmadı çünkü hiç kullanmayacağını biliyordu. Kulaklığının sesini bile, alt komşuya ses gitmesin diye son sese getirmeden dinlediği zamanlar da olmuştu. Neyse ki bu saplantısı çok sürmedi. Karısıyla uyurken gece onu uyandırmamak için tuvalete bile kalkmazdı. Sabaha kadar sıkıntıyla uyanık bekler yine de karısını uyandırmayı göze alamadığı için yataktan çıkmazdı. Zaten hiç kıpırdamadan uyurdu yatakta. Yatılı okul yıllarında gıcırdayan ranzanın sesiyle oda arkadaşlarını uyandırmamak için gösterdiği üstün çabayla kazanmıştı bu alışkanlığını. Bir kere eve geç gelmişti. Aslında her zaman ondan önce evde olur ve onikide uyurdu. Hayatı boyunca onikiden sonra uyanık kaldığı neredeyse hiç olmamıştı. Bir hafta sonu arkadaşlarının yoğun ısrarına dayanamamış ve geç saatlere kadar dışarıda eğlenmiş, daha doğrusu arkadaşları eğlenmiş o da orada bulunmuştu, ve apartman kapısına geldiğinde komşularını uyandırmamak için ayakkabılarını eline alıp sekiz katı asansör bile kullanmadan çorapla yürümüştü. Kütüphanede okuduğu kitabın sayfalarını çevirirken etrafı rahatsız ettiğini düşünür, herkesin ona kınayan gözlerle bakacağını düşünerek okuduğu yeri bitirse bile saatlerce birisinin sayfa çevirmesini bekler ve onun sayfa seslerine kendisininkileri karıştırarak kamufle bir şekilde kitabının sayfalarını çevirirdi. Tüm bunlar ve daha fazlası aklına gelmese de, o gün, o anda ertesi gün birisine bir iş yapmasını rica etmenin en ince yollarını içinden tekrar tekrar konuşarak yürümekteydi. Bir anda aklına o soru geldi “Neden” Evet neden bu kadar düşünüyordu ki bu durumu. Garip olan, bu sorunun aklına nereden geldiğiydi aslında. Çünkü 35 yıllık hayatı boyunca, düşünmeye başladığından beri, hep böyle şeyler düşünmüştü zaten. Ama niye o an bunun garipliğinin farkına vardı ki? Bir cevap bulamadı soruya. Önemsemedi önce. Sonra yine sordu “Neden” diye kendi kendine. Bu sefer gerçekten bir cevap aradı. Kısa sürede buldu cevabı. O kadar netti ki bu cevap, karanlığın ortasında önüne düşen parlak dev bir göktaşı kadar gizlenmesi zor ve beklenmedikti. Arkasına sığınacağı bahanesi kalmamıştı. Hiçbir şey hayatında o an, o soruya verdiği cevap kadar net ve tartışmasız olmamıştı. Beş yaz önce deliler gibi sevdiğini düşünerek evlendiği yedi yıllık sevgilisi Nalanla, aile çay bahçesini andıran tahta masaları, sandalyeleri, küçük alçı köpeği ve süs havuzu olan o düğün salonundaki düğünlerinde, evlendirme dairesinden gelen, emekliliği geçmiş, işinden bıktığı her halinden belli olan aksi nikah memurunun sorduğu o soruya verdiği “evet” cevabından bile daha netti. Yada lise yıllarında bir sigara araması sırasında, en yakın arkadaşı Muratın çantasına tıkıştırdığı sigara paketi bulununca müdür yardımcısına verdiği o “benim değil” cevabını söylerken hissettiğinden bile daha emindi. O gün “Murat benim çantama koyduysa o sigarayı, demek ki benimdir” gibi sığınacak saçma da olsa bir cevap belirmişti aklında ama şimdi saklanacak yeri kalmamıştı artık. Cevap çok netti. O aslında YOKTU. Senelerce hep başkalarının gözündeki varlığı için yaşamıştı. Onların rahatını kaçırmamak için yaşamıştı. Onların hakkında hep iyi şeyler söylemesi ya da onun varlığını farketmemesi ama onun hakkında olumsuz bir kanıya varmamaları yada başkalarının hayatını olumsuz bir şekilde etkilelememek için yaşamıştı hep. O kendisi için hiçbir şey yapmamıştı. Çünkü ona hiç kimse “bunu yapamamlısın”, “bu yaptığın yanlış” “yada “bu davranışın beni rahatsız ediyor”, “hoşuma gitmiyor” dememişti. O hayatı boyunca yazılı yada sözlü hiçbir kuralı çiğnememiş, hiç kimseyi rahatsız etmemişti. Yani o aslında hiç var olmamıştı. Bu farkına varış anı çok kısa sürdü aslında ama tüm hayatını gözden geçirmesine yetti bu süre. İki sokak lambasının arası kadar mesafede, hayatında varlığını kanıtlayacak hiçbir delil bulamadı. Ve yine iki sokak lambasının arası kadar mesafede derin bir özür duygusu kapladı içini. Bu güne kadar hayatına girmiş bütün insanlardan özür dilemek istedi. Hepsine tek tek mektup yazacaktı. “Eğer anılarınızda yer kaplıyorsam, lütfen o anılar için beni bağışlayın. Çünkü o anılar aslında hiç yaşanmadı. Çünkü ben aslında yokum ve hiç var olmadım.” diye yazmayı düşündü. Sonra bu mektubu göndereceği insanları düşündü. Bulamadı. İş yerindekiler haftalarca gelmese aramazlar, sonra da yerine birisini alırlardı. Hiç biriyle evrak işi dışında bir paylaşımı olmamıştı zaten. Senede birkaç kez buluştuğu bir arkadaş grubu vardı. Onlar da uyumlu olduğu için, gittikleri mekanlarda etrafa kalabalık gözükelim diye onu çağırıyorlardı. Gitmese kimse bir daha aramazdı. Eski karısı, evet belki ona yazabilirdi bu mektubu. Onun da hep savunduğu şey buydu zaten. İddiasının ispatını, o annesinden kalma çürümüş çeyiz sandığında saklardı. Kızdıkça çıkarır mektubu, haklı çıkışına gururla bakardı. Zeki bir kadın mıydı acaba? Bu gerçeği ondan yıllar önce farketmişti ne de olsa. “Salladı tuttu işte. Bilerek söylememiştir o.” diyerek kendini avutmayı başardı. Bir an yok olduğunu unutmuştu. Eve yaklaştığını düşünüp, dünden kalan yemeği ısıtmayı bile düşünecek kadar bu gerçekten uzaklaşmayı başarmıştı. Ama olmadı. Yürümeyi bıraktı. Bir duvara oturdu. O aslında yoktu. Oturduğu duvarın soğukluğunu hissetti ama bu his aslında yoktu. Hayatı boyunca hissettiği başka duyguları düşündü. Onlar aslında yaşanmamıştı. Bütün duvarları yıkıldı. Bütün anıları ufalandı. Tozlu zihninin içindeki sonsuz boşluğu farketti. Bir süre yokluğunu sindirdikten sonra garip bir şekilde rahatladığını hissetti. Kafasının içinde dolaşan konuşmaların bir anda sustuğunu farketti. Varlığının tutsaklığından kurtulmuştu. Girmek zorunda olduğu kalıplar artık yoktu. Hiç düşünmeden ayağa kalktı ve evine doğru olmayan herhangi bir yöne doğru yürüdü. Bir şeyler hissediyor gibiydi ama ne olduğunu tarif edemezdi. Hava kararmıştı artık. Düşünmeden, gülümseyerek sadece yürüdü.
Share:

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Mayıs Mayışığı

HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL: 18

Mayıs Mayışığı

Güneşi gören masum insan...



Güneşle ilk karşılaşması çok dramatiktir aslında bu canlı türünün. Güneş onda bir süre silinmeyecek izler bırakır. Ne zaman aynaya baksa o ilk karşılaşmanın hatıralarını görür kendinde. “Amele yanığı” diye de bilinen emekçilere has bu görünüme, emeksiz sahip olur. Ayrıca burnunun üzerindeki ve göz altlarındaki kızarıklıklar da bu ilk karşılaşmanın izleridir. Bu canlı türü, bu dönemde yeşil alanlara dadanmasıyla da tanınır. Nerede bir sandalye sığacak kadar bile bir yeşil alan görse, o yeşil alanı, yenisini bulana kadar bir süre kendisine mesken tutar. Bütün sorumluluk duygularından kurtulmuş, kendini hormonların hakimiyetine bırakmış, etrafa çoğu zaman hiçbir şey düşünmeden boş boş bakmasına rağmen derin bir edebi eser veriyormuş gibi hisseden, içindeki şişkinliğin bütün gün açık havada soğuk betona oturmaktan kaynaklı olduğunun farkına varamadan, yaratıcılıklara gebe yoğun hissiyatlar beslediğini sanan bir canli türüdür. Bu canlılar her açık hava, güneş, yeşillik üçlemesini gördüklerinde çay içerek gün içinde 8-10 bardak kadar çay içip gün sonunda 200promile dayanan bilinçsizlik durumlarının dehidratasyon ve açlıktan kaynaklandığının farkına varamaz. Mayıs mayışığının hayatla en büyük sınavı ise gece uyumaya çalışırkendir. "Yorgan, çarşaf, pencerenin durumu" şeytan üçgeninde yarı uykulu vaziyette sabaha kadar debelenip durur.



Haydi çayırlara, çimenlere sevgili hyposapiens okurları.. Tatlı mayışmalar..
Share:

22 Nisan 2013 Pazartesi

SEN AYDINLATIRSIN GECEYİ

SEN AYDINLATIRSIN GECEYİ

" Yarayla alay eder yaralanmamış olan. 
Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden.
Sen çok daha parlaksın çünkü...
Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki,
Sen aydınlatısın geceyi." 




     Siyah beyaz, sıradan bir kasabanın, sıradışı insanlarının, sıradan hikayesi...

     Herkesin birbirinden farklı sıradışı özelliklerinin olduğu, bu durumun sıradan kabul edildiği bir kasabada geçiyor film. Daha ilk sahnelerde filmin ana karakteri Cemal, anahtarlarını evde unutuyor ve bunu almak için gayet doğal bir şekilde evin duvarından geçip anahtarını alıp geri dönüyor. Bu durumu, hollywood süper kahraman filmlerindeki gibi gürültülü bir gerilim müziği eşliğinde, duvardan geçme sahnesine filmin bundan önceki en az 10 dakikasını hazırlayıp, bunu bir mucize olarak seyirciye sunmuyor yönetmen, sizin de her gün yaptığınız kapıdan eve girme eylemi kadar doğal bir şeymiş gibi sunuyor bu durumu izleyenlere. Her karede farklı bir sıradışı insan filme dahil olup, filmin sıradan akışını etkilemeden sıradan hayatına devam ediyor. Herkesin farklı kişiliğe sahip olması kadar doğal karşılanıyor bu durum filmde. Köy kahvesinde okey oynayan dört insanın da süper kahraman olduğunu ve günlük dertlerden başka dünyayı kurtarmak gibi bir dertleri olmadığını, üstelik ege şivesiyle herhangi bir ege kahvesinde okey oynayan dört amcadan duyabileceğiniz bir muhabbet çevirdiklerini görüp, bu garip durumun doğallığına inanmanızı, "neye sıradışı der ki insan" diye bir an düşünüp, hayal gücünüzü kalıplardan kurtarıp, zihninizi özgür bırakmanı sağlıyor yönetmen. 
    Filmin en keyifli sahnelerinden bazıları da, arkada çalan, aynı zamanda Sukkar Banat filminin de film müziği olan, Mreyte ya Mreyte” ve Mehmet Erdem'in yorumladığı “Sevmek İçin Yaratılmış Gözlerde Yaşlar Niye” şarkıları eşliğinde, Cemal'in motoruyla tozlu kasaba yollarında ilerleyişinin şiirsel görüntüleri oluşturuyor.

    Filmin akışı içinde bir köylünün özelliğinin de ölümsüzlük olduğu anlaşılıyor ve ölümsüz olan bu köylü “ne yaparsan yap ölmeyeceğini bildiğin zaman artık seni engelleyen birşeyin kalmadığı ve bunun sonucu olarak da değer yargın, doğrun, yanlışın kalmadığı” şeklinde yakınıyor. Bu cümle aslında "The Man From Eart" gibi tadı damağımızda kalacak bir film ortaya çıkarabilecekken, yönetmen filmin sıradan atmosferine zarar vermemek için konuyu tadında bırakıp sıradan akışa devam ediyor.

     Çok başarılı kamera ve ışık kullanımı ile filmin doğa üstülüğünü basitçe yansıtmayı başaran yönetmen, siyah beyaz film çekmenin tüm sanatsallığını da sonuna kadar kullanıyor.

     Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi filmiyle absürd sinemaya başarılı bir örnek sunan Onur Ünlü, Sen Aydınlatırsın Geceyi filmiyle de bu alanda zirvede olduğunu kanıtlamış görünüyor.

    Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi, yönetmenin kararıyla sinemalarda gösterime girmeyecek. Bu nedenle, her an her yerde özel bir gösterimle karşınıza çıkabilecek olan bu filmi eğer yakalarsanız asla kaçırmamanızı tavsiye eder, aydınlık geceler dileriz sevgili Hyposapiens okurları...





Share:

14 Nisan 2013 Pazar

Donnie Darko




     Aslında bir yolculuk filmi Donnie Darko. “Into The Wild” ya da “On The Road” gibi somut bir yolculuk değil bu belki ama yapılması gereken gerçek bir yolculuk. Başlangıcı bize bağlı olmayan ama sonunun kime bağlı olduğunu sorgulayan, insan hayatına dair bir yolculuğun filmi. Çizilmiş bir kaderi mi yaşıyoruz yoksa kaderimizi aslında kendimiz mi çiziyoruz sorusuna mistik bir cevap aramış yönetmen bu filminde. “The Box” filminde insani değerleri sorgulayan yönetmen, bu birçok insanın hemfikir olduğu “zamanından önce yapılmış” filminde de toplumu, toplum içinde bireyi ve bireyin hayatını yönlendirme gücünü sorgulamış. Donnie Darko karakteri bilinç altında yatan ve toplum düzenine ters düştüğü için yapamadığı bir çok şeyi, bilinç altının yönetimi ele geçirdiği zamanlarda yapmaya başlamasıyla başlayan ve sonunda bir çok soru işaretleriyle her izleyene farklı bir son sunan bir film olmuş. Donnie Darko'nun kendini kaybetme zamanlarındaki güçlü haline, etrafa verdiği somut zarara ve bu zamanların sonunda baygın ve aciz bedenine vurgu yapan yönetmen, düşünceyi evcilleştirilen ve zincirleyen maddesel şeylerin, zincirlerinden kurtulmuş düşüncenin gücü karşısındaki çaresizliğini gözler önüne sermiş. "Nezaket kuralları" adı altında insanları yapmacık ve yalan bir ilişkiye mahkum eden düzenin içinde bu durumdan faydalanarak var olmaya çalışan insanların, bu kuralları umursamayan Donnie Darko karşısında gerçekle yüzleşme sahneleri de izleyenlere çok keyifli anlar yaşatıyor. Herkes tarafından bilinen filmin bu en meşhur repliğinde :


"Donnie Darko: Neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun?
Frank: Peki sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun?"

yönetmen, insanın farkında olmadan, doğumundan itibaren çevresi tarafından ona dikilen "insan kostümünü" giymek zorunda oluşunu, yani dayatılan bir hayatı kendi isteğiymiş gibi yaşayışını vurgulamış.

     Yönetmenin, filmin her detayında gizlediği sorgusal sahneleri dikkatle izlemeniz dileğiyle. Keyifli seyirler sevgili hyposapiens takipçileri. Başka filmlerde görüşmek ümidiyle...

Share:

3 Şubat 2013 Pazar

BİR ŞAİRE AĞIT

 HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL 17

 

(Fasle Kargadan filminin hissettirdikleri üzerine yazılmıştır)


BİR ŞAİRE AĞIT

Yeri belli zamanı belirsiz bir acı gömülüyor toprağa

Elleriyle okşuyor ağacın köklerini bir şair

Sözcükler fısıldıyor nemli torağa uzanan köklerine ağacın

Büyüyüşünü dinliyor köklerin

Sözcüklerin ağaç gövdesine yürüyüşünü dinliyor sabırla

Bir şiir filizleniyor ağacın gökyüzünü kaplayan kuru dallarında

Rüzgara karışıyor şiir

Bedeninden kurtuluyor ruhu şairin


Ne zaman bir rüzgar esse

Köklerini okşayan ellerin fısıldadığı bir şiir

Ağacın yapraklarından rüzgara karışıyor sessizce

Share:

16 Ocak 2013 Çarşamba

Gece, Melek ve Bizim Çocuklar

HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL:16




     Fark edilmeden kapkara bulutlar kaplıyor gökyüzünü gecenin bir vakti. Karanlığa gizlenmiş orduların ansızın yaptığı baskın gibi boşaltıyor tüm yağmurunu hazırlıksız şehrin üstüne. Kir rengi sokak köpeklerinin açık ağızlarından sıcak nefeslerinin buharı yükselirken, kocaman dişlerinin arasından sızan aç salyaları yağmur damlalarına karışıyor. Amaçsız bir öfkeyle havlıyor köpekler hiç durmadan ve havlama sesleri sert darbeler vuruyor evlerin sıvası dökülmüş yaşlı duvarlarına. Daha da şiddetleniyor yağmur. Evlerin çatılarından oluk oluk akıyor sular. Sonra çöp yığınlarının geniz yakan ekşi renkli sularıyla karışıyor.

     Aynı yalanlar buharlaşıyor ve farklı gerçekler kılığında yağıyor hep. Farklı mazeretlerle ıslanıyor hep aynı çaresizlikler.

     Evlerin duvarlarının sıvası dökülüyor yavaş yavaş. Sarı ışık yanan salonlarda kimsenin konuşmadan izlediği herhangi bir kanalın herhangi bir programında, reklam aralarında yerinden kalkıp mutfağa gidiyor evin kadını. Çocuklar reklam arasını fırsat bilip, ucu kıvrılmış, kareli, harita metod, çoğu zaman 60 yaprak defterlerine sırf bitmesi için yaptıkları ödevlerini karalıyorlar. Ağırlaşan göz kapaklarını daha fazla açık tutamayarak reklam arasında kapatıyor gözlerini, 1 adet 3lü, 2 adet tekli, 1 adet 2li oturma grubunun 3lü üyesine uzanmış olan evin babası.

      Her evin kendine özgü bir kokusu vardır. Kimisi huzur kokar. Kimisi soba üstü kestane, portakal kabuğu, nohut kokar. Kimisi yapay kokar. Kimisinde de çürümüş ruhlar kokar.

     Renkleri akıyor tüm varlıların. Gece yağdıkça üstlerine, siyahbeyaz bir ıslaklık kalıyor geriye. Duygusuz, soğuk bir ıslaklık. Sokak lambalarının ışıkları, altlarına ulaşmadan yok oluyor karanlığın içinde. Duyguları akıyor insanların. Duş suyu altında bedenlerinden akan bir çamur gibi kolayca kayıp gidiyor. 2. el tezgahlarına düşüyor maddi değeri kalmayan tüm insancıl duygular. Alıcı bulamayanları kaldırımın üzerinde kafasından kan sızarak ölüyor. Üzerine örtülen gazetenin 3. sayfasına, ertesi gün bu görüntüsünün fotoğrafı basılıyor. Bir çoğu fotoğraf olmayı bile hakedemeden "X kişiden biri" olarak sadece bir rakamın altında yok oluyor.

      Garip bir uğultusu var gecenin. Kendine has bir kokusu var. Avucunun içinde karanlığını hissedebilirsin istersen, soğuk ve kaygan bir teni var. Garip bir gerçekliği var gecenin. Hayatın vitrini gibi süslenen, boyanan gündüzün yerine, siyahbeyaz ve yalın bir gerçekliği var.
Share:

12 Kasım 2012 Pazartesi

CAM FANUSA KARIŞAN OKYANUS SUYU

HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL:15

 



 Perdeleri sımsıkı çekilmiş havasızlık kokan küçük bir odada, kendi içine hapsetmişti kendisini. Dışarının güneşli olması, gündüz ya da gece olması onun için sadece perdelerin arkasından belli belirsiz hissedilen bir ışık huzmesinden ibaretti. Kendi dünyasının sınırsızlığını başka dünyalarla sınırlamamak içindi belki, belki de başka dünyaların varlığına kapılıp kendisinden uzaklaşmaktan korktuğu içindi bu hapsediliş. Yatağa uzanıp terden nemlenmiş yastığının ıslaklığını boynunda ve ensesinde hissederken, kendi kokusunun onda uyandırdığı güveni, yastığın tamamen ona ait oluşundaki garip iç huzuru hissetti. Yıkanmış temiz bir yastık kılıfı olsa, o yastık onun olmaktan çıkacaktı sanki. Herkesin o yastığa sahip olabilme ihtimali olacaktı. Yatağında uzanırken odasının duvarlarında asılı olan posterlerine, tavanın dökülen sıvasına baktı bir süre. Odasının dağınıklığındaki düzene hayran kaldı yine. Yaşanmışlıklarını taşıyan, dağınıklık gibi gözüken bu anılar yığınının, sadece ona ait oluşuna, sadece kendi görebileceği ve hissedebileceği anlamlar taşıyor oluşuna büyük bir zevk alarak baktı bir süre. Gözlerini kapattı. O odasının hapsedilmişliğine sığamayan zihni şehrin üstünde yükseldi yavaşça. Şehre karanlık bulutlar çöküyordu. Etkileyici bir filmin en can alıcı yeri olan final sahnesinde, volümü artan müzikle birlikte kapanışın haberini vermek için gelmişlerdi sanki. Islak ve soğuk bir görüntü kaplamıştı şehri. Evinin sıcaklığında, pencereden dışarı bakan insanlar için bile üşütücüydu bu. Herşey yaşıyordu şehirde. Çatıdaki kiremitler bile kişiliği benzemeyen ama görünüş itibariyle birbirinin aynı olmak zorunda kalmış, aynı kıyafetlere sokulmuş tek yumurta ikizleri gibiydiler. Ama her birinin yağmurdan ıslanışı ve güneşte parlayışı farklıydı. Evlerden birinin balkonundaki çanak antene takıldı gözleri. Antenin duruşu, sanki ilk bu balkona koyulduğu dönemlerde güneşe, yağmura, karın soğuk ağırlığına, rüzgara karşı verdiği mücadeleden bıkmış, yerini sorgulamayan bir dinginliğe bırakmış haldeydi. Gençliğinde, sorunlara çok kafa yorup mücadeleler vermiş, ama çabasının bir işe yaramadığını düşünüp vazgeçmiş, bilmem kaç kuşağı çanak antenlerden biri gibiydi. Uzaydan gelen sinyallerin ekranda hayat buluşundaki mucizede değildi onun kafası. Cep telefonundan mesaj bile çekemeyen teknolojiyi hiçbir zaman hayatına sokamamış bir kuşağın üyesi olmaktan memnundu. Belki de karşı çatıdaki çanak antenle çay içip memleketin hali geyiği yapardı kahvede, kurtulabilseydi balkon demirine sımsıkı bağlanan sapından. Arkasındaki tahta dolapla hiçbir zaman samimi olamamış iki mesai arkadaşı gibiydiler. Araları da kötü değil ama birisi bir adım atıp da samimiyeti ilerletememişti yıllardır ve öylece kemikleşmişti aralarındaki duvar.
Şehri kül rengi bir duman kaplamıştı. Sarma cigaradan alınan derin bir nefesin yavaşça dışarıya bırakılışındaki acı duman gibi yükseldi bacalardan sonbahar. Şehri geride bırakıp yükselmeye devam etti küçük bir odada bedeni bir yatağa uzanmış olan çocuğun zihni. Yükseldikçe yok oluyordu yavaş yavaş herşey. Önce kendisini kaybetti gözden, sonra evini, şehrini, ülkesini, toprağı kaybetti, sonra okyanusları kaybetti, küçülerek anlamını yitiriyordu hayatındaki tüm yıkılmaz gibi görünen sınırlar. Göremediği sınırlarını da farketti yükseldikçe. Zihni dünyanın etrafını kaplayan berrak bir nehre damlayan su gibi karıştı sonsuzluğun enginliğine. Sanki her düşünceye, her olaya, her insana, her yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak olana erişebilirdi artık. Hepsi aynılaşıyordu bulunduğu yerden bakınca. Tek bir rengin hakim olduğu berrak bir sonsuzluk gibi net ve aynıydılar. Çocuk gözlerini açtı. Tavanı izledi yine bir süre. Sonra yatağa oturdu. Odasına baktı. Aynı huzuru vermedi odasındaki o yaşanmışlıkların ve dağınıklığın görüntüsü. Bütün sınırların arkasını görmüştü artık. Hiçbir sınır onu sınırlayamazdı. Kendi sınırsızlığını sığdıramazdı artık sınırlıların dünyasına. Küçük fanustaki balık, okyanusa düşmüştü bir kere. Suyuna karışmıştı okyanusun suyu. Dönemezdi artık evin herhangi bir köşesindeki o sınırsız sandığı küçük fanusuna. Ayağa kalktı. Hızla eridi etrafındaki herşey. Ufukta hiçbirşey görülmeyen sonsuz bir maviliğin içinde hissediyordu kendini. Daha mutlu ya da daha mutsuz hissetmiyordu çocuk. Belki aynı sıradan hayatına, aynı şekilde devam edecekti yine. Perdeleri çekili evinde kendi içine hapsoluşu sürecekti belki ama hiçbir şey asla eskisi gibi olamazdı artık onun için. Cam fanusa okyanus suyu karışmıştı bir kere. 

 
Share:

1 Ekim 2012 Pazartesi

Psycodelic

HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL:14

Psycodelic



      Sessiz gecenin içinden eve doğru yürüyorum. Sokakta sadece adımlarımın ritmik sesi ve uzaktan geçen arabaların belli belirsiz homurtuları duyuluyor. Sokak lambalarının yorgun ışıklarıyla, yeni uykuya dalmış asfaltın uyumunu hep sevmişimdir. Bir anne şefkatiyle asfaltın uyuyuşunu izler sanki sarı sokak lambaları. Yürürken ancak çok yaklaşınca farkedebildiğim, aniden orada varoluşmuş gibi beni korkutan, iki sokak lambasının arasında, en ışıksız yerdeki kaldırımın kenarına oturmuş bir adam görüyorum. Yaklaştıkça onun farkedilmeyişinin oraya aitliğinden kaynaklandığını anlıyorum. Kaldırımın o köşesi o anda onun oraya oturması için yapılmış sanki. Kaldırımın tüm parçaları, kumu, harcı, taşı o anın sabırsızlığıyla beklemiş hep. Elinde tuttuğu o sigara tekinin o nefesi, o anda, o adam onu içine çeksin diye varolmuş, yıllardır ciğerleri o anda gelecek o nefesi beklemekte sanki. Ayaklarının yanında ne kadarı içildiği anlaşılmayan bir bira şişesi duruyor. Milyonlarca kullanılmış cam şileyi toplayan eller o adam için çalışmış ve o şişelerin geri dönüşümünden yapılan bu şişeye doldurulan biranın o 500cclik kısmı o adamın kanına karışmak için üretilmiş. Yanından geçerken göz göze geliyoruz ve o adam oluyorum birden. Elimdeki sigarayı ciğerlerime çekerken 30 paket yıllık bir birikimle öksürüyorum. Biradan aldığım son yudumun tadı hala damağımda. Elimde biranın ıslak ve soğuk şişesini hissediyorum. Ellerime bakıyorum. Ellerim şehrin çöpleriyle kararıyor. Karşımda gün boyu topladığım çöpler duruyor. O alışmışlıkla biramı bitirip, her gün olduğu gibi düşünmeden ayaklarımın götürdüğü sokaklara doğru yürüyorum. Hangi sokağın neresinde çöp yığınlarının beni beklediğini, o çöplerde neler bulacağımı, hayatımdaki herşeyden daha net biliyorum. O çöp yığınlarını alışık olduğum hareketlerle karıştırmaya başlıyorum. Hiç düşünmeden ellerim önce görünen şişeleri topluyor, sonra da kapalı poşetleri şişe bulma ümidiyle açıyor. Gözlerim camın sokak lambasındaki parıldamasının verdiği o alışılmış görüntüyü arıyor. Vücudumdaki ağrıları ve belimin yorgunluğunu hissetmiyorum bile. Düşününce farkedebiliyorum ancak. Çöpten çöpe yavaş yavaş gözden kayboluyorum, sokağın köşesindeki varoluşumdan habersiz, kendi varoluşuma dalıp gidiyorum. Sokağın sessizliğiyle sarılıyor zihnim yeniden ve kendi seslerinde boğuluyor beynimdeki sözcükler. Biryerlerde birşeyler sürekli varoluşmaya devam ediyor. Sineğin cama defalarca kez kafasını vurup, yılmadan her seferinde bunu ilk kez dener gibi tekrarlaması, kuşların milyonlarca kez yorulmadan inip çıkan başları, bıkmadan rüzgarda sallanan yapraklar, kaldırımların sıkılmadan hareketsiz duruşu, hergün işten eve aynı saatte gelen adam, evi hergün temizleyen ve yemek yapan kadın, usanmadan ağlayan çocuk, renginden hiç sıkılmayan ağaç, midesi hiç bulanmadan milyonlarca kez dönen tekerlek, hepsi sabırla bir yerlerde varoluşmayı sürdürüyor. Beynim sabırla ve bıkmadan düşünmeyi sürdürüyor. O kadar karmaşıklaşıyor ve beni bunaltıyor ki beynim, kafamın gittikçe ağırlaştığını, taşıyabileceğimden çok düşündüğümü hissetmeme rağmen, bu düşünce yığınını boşaltmaya yetmiyor hiçbir zihinsel mastürbasyon. Ne zaman yok olur insan, ne zaman düşünmeyi bırakır. İlk kez karanlık bir rahmin derinliklerinde mi düşündük ya da düşünüyorduk da bir bedene mi büründük. Düşünceler yok olur mu. Yoksa görüntü ya da ses gibi sonsuza kadar var mı olur. Yok olursa niye düşünüyoruz ki. Sonsuzluk için mi düşünür insan, yok olduğu söylense durur mu tüm sinaptik iletileri beynin. Yürümeye devam ediyorum sokakta. Caddeye yaklaşıyorum. Karşıda kapanmış dükkanların gece bekçisi ışıkları yolu aydınlatıyor. Sağımda belediyenin kaybolmasın diye üzerine ismini yazdığı çöp tenekesi duruyor. Belki de şahsa ait çöp tenekeleriyle karışmasın diyedir bu sahipleniş. Dev sokak çöp tenekesi alıp onu sokağına koyan, sonra da her gün düzenli olarak onu şehir çöplüğüne boşaltan insanlar olmasa, böyle bir şey yapmazdı belediye de elbet. Belki de rakip belediyeler çöp çalıyordur sokağımızdan. Bilinmez. Caddeye yaklaşıyorum. Trafik ışıkları bıkkın sarı renklerinde yanıp sönüyor. Bu uyarı gecenin olduğunu ve artık sokakta olan arabaların kırmızıyı hakedecek kadar bile çoğunlukta olmadığını, anca sarıya değer görülen azınlıklar olduğunu gösteren bir işaret. Karşıdan karşıya geçerken, karşıdan gelen arabanın şoförüyle göz göze geliyorum ve birden o arabanın şoförü oluyorum. Yorgun ve bıkkınlıkla bakıyorum karşıdan karşıya geçmek için bekleyen kendime. Önüme çıkıp çıkmayacağımı kestirmeye çelışıyorum. Sonra bekleyeceğimi anlayınca gaza basıp yoluma devam ediyorum. Eve gelip terliklerimi giyip, yemeğimi yiyip, televizyonun karşısında nasıl uyuklayacağımı düşünmeden, bunun kesinliğini biliyorum. Bu kesinliğin garip huzurunu hissediyorum içimde. Farklı bir şey olup olmayacağını, olmasını isteyip istemediğimi bile düşünmüyorum. 10 yıllık bir alışkınlıkla sürüyorum arabamı. Nereye gitmem gerektiğini sorgulamıyorum bile. Yollardaki yavaş değişimi hayrete uğramadan sindiriyorum. Hayatımdaki yavaş değişimleri de (yeni bir dizinin onlarca reklamla başlaması, biraya öngörülen zammın gelmesi, ayakkabılarımın yavaş yavaş eskimesi ve yeni bir ayakkabıya ait fikrin beynime yerleşmesi) aynı soğukkanlılıkla sindiriyorum. Zamanı yavaş yavaş sindirip, her gece uyumadan önce odanın karanlığına dışkılıyorum. O pisliğin içinde dakikalarca yatakta dönüp uyumak için çabalıyorum. Döndükçe kendi pisliğime daha da batıp, bu sıkıntının içinde, gecenin bilmediğim bir zamanında uyuyakalıyorum. Sabah, 10 yıldır işittiğim o çalar saatin sesiyle aynı yorgunlukta uyanıp, yine kendimi yineliyorum. Yineledikçe yeniliyorum. Sonra boş yoldan karşıya geçiyorum. Birden nereye gitmem gerektiğini, ne yaptığımı, hatta kim olduğumu unutuyorum. Bilmemenin çaresizliğini yaşıyorum kısa bir süre. Tekrar kendime geliyorum ve yineleyişlerin yenilişinde huzur buluyorum.



Share:

18 Eylül 2012 Salı

YOLDA

HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL:13

YOLDA

     

     Boyaları dökülüyor duvarların. Toprağın çürümüş ıslaklığına ve soğukluğuna karışmak için can atıyor tuğlası ve harcı.
     Bazı bakteriler tarafından sindiriliyor toprağa karışan ölü beyinlerdeki tüm düşünceler. Bir çiçeğin özüne karışıyor mudur sonra bilinmez ama illa ki arı olmak mı lazım o öze kavuşmak için. Tüm çiçekleri yese de bazı inekler, özüne varamıyor o düşüncelerin, sindirim sistemleri yetmiyor sindirmeye o fikirleri.
     Eskiyor herşey. Eskime sanılıyor belki de bu esarete direniş. Önce zorla eşya haline getiriliyor herşey, sonra da o eşyaların esiri olunuyor. Esir alınanlar, esirleştiriyor, esir alanlarını.
     Zorla kalıplara sokuluyor düşünceler ve yozlaşmış sayılıyor kalıplara hapsolmayı reddedenler.
     Konserveler kuruluyor insanlardan her an ehli sanılan ellerde, ehli sanılan yerlerde. Neye hazırlık için bu çaba bilinmez ama çok sert geçecek bir kışa mutlaka yapılması gereken bir hazırlık sanılıyor her defa. 21 gram milliyetçi, 21 gram büyüklere saygılı, 21 gram kurallara bağlı, 21 gram cinselliği olmayan, 21 gram fikir beyan etmeyen, 21 gram sessiz, 21 gram emirlere uyan, 21 gram sorgulamayan, hadi bu 21 gram tutmadı da sorguladı diyelim, 42 gram bir sonuca varıp da uygulayamayan... gramını eksik ya da fazla tutan, bişeyi eksik katanın konservesi bozuk sayılıp raflardan indiriliyor. O konserveyi yapamayan eller de lanetleniyor.
     Yalanları taşımayı bırakıp, gerçek ağır anlamlarını yükleniyor sözcükler ve yüklendikçe zorlaşıyor kullanılması. Her “ nasılsın” sorusuna kolaylıkla “ iyiyim” cevabı verilemiyor artık. İyi olma halinin ağırlığı altında eziliyor dudaklar.

      Karanlık bir tepenin üstünde eski bir çadır kuruluyor. Çadırın yanında cılız bir ateş yanıyor. Yaktığı ateşle ve kurduğu çadırla şehrin arasında durup, gecenin içinde parıldayan uçsuz bucaksız ışıklarına bakıyor şehrin bir çocuk. Baktıkça özgürleşiyor. Gördükçe özgürleşiyor. Kendi kurmuş olduğunu, onun için kurulmuş olana yeğliyor.

Share:

22 Ağustos 2012 Çarşamba

ZAMAN MI DEĞİL ZAMAN

HAYATA DAİR SAÇMALAMACALAR VOL:12

"Biz kırıldık daha da kırılırız
Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza"



“Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında “

Boğuk ve karanlık bir sesi var şehrin. Binaların karanlık, nemli, birayla karışık sidik kokan duvarlarından taşan şarkıların yapmacık ve zorlama sözleri ve basit müzikleri iç içe geçmiş. Uzaklardan ambulans sesleri duyulup kayboluyor. Bazı hayatların son çığlıkları, bazı hayatların da en güçlü çaresizlikleri ve isyanları gibi. Ne ses önce geliyor ne de ışık. En önde gelen hep hüzün oluyor bazıları için. Kalabalıkların anlam ifade etmeyen sesleri geliyor rüzgarlarla ara ara. İşten çıkan yorgun homurtular, sarhoş nidaları, laf atan, laf yiyen, bağıran, kavga eden, sevgi sözcüklerinin utangaç ya da alışkanlık haline gelmiş yüzsüzlükleri dolu bu homurtular. Araba kornaları duyuluyor şehrin katran kusmuş yapış yapış caddelerinde. Motorların hepsi farklı bir öfkeyle ve sabırsızlıkla kudurmuş köpekler gibi nefret dolu hırıltılar çıkarıyor.

“Zaman mı? Değil zaman
Akan zaman değil mesafelerdir “

Değişik boylarda ruhsuz binalar dikiliyor karşımda. Mezar taşı gibi soğuk ve yalnız. Kirli ışıklar yanıyor her katından. Yapmacık kahkahalar yükseliyor. Kokareççilerin ritimlerine ayak uyduruyor rengi kirle karışık gri ve siyah sokak köpeklerinin kalabalıklar arasında farkedilmeyen adımları. Bir çok çiçekten daha anlamlı kokan çöpler yığılı sokak başlarında. Sokaktaki şarap parası dilenen sarhoşla katların birinde konsomatrise paralar döken altın dişli şişman adamın arasındaki mesafeyi ölçmeye yetmiyor hiçbir saatin gücü. Aynı zamanı mı ölçüyor 10tlye satılan, binaların en alt katlarındaki taklit mallar satan bir bazaarın tezgahındaki saatle, binlerce liraya satılan altın yahut değerli taşların her saat başını süslediği o kol saatleri. Gecenin bir vakti korsan tezgahlar açılıyor, korsan anılar satan. Sonra orjinalmiş gibi kabulleniliyor tüm sahteliği, yaşanılmak istenilen hayatın. Yavaş yavaş kayboluyor kalabalık. Sonra aniden çekiliyor bütün damarlarından kan. Oluk oluk karanlık kanıyor şah damarı vurulmuş şehir.

“Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını “

Share:
Scroll To Top